|
Ulus egemenliğine geçiş birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de oldukça sancılı oldu. Ulus egemenliğinin temeli, kişi özgürlüğü ve milli birlik idi. Oysa ne kişi özgürlüğü, ne de milli birlik vardı. Egemenliği kişiliğinde toplayan padişahlar, sultan sıfatı ile devlet gücünü, halife sıfatı ile din gücünü kullanıyorlardı.
Eğitim kurumları milli olmaktan çok uzak, birbirlerine kapalı ve derin dikey kuruluşlar olarak Medreseler ( Mahalle mektepleri) Tanzimat okulları, Azınlık okulları ve Kolej olarak üç kuşağın insanlarını yetiştiriyor gibiydi.
Parçalanmış, paylaşılmış, mülga olmuş bir imparatorluğun enkazı üzerinde kurulmuş Cumhuriyeti korumak, kollamak, bu kısıtlı kaynaklar ve farklı değer yargılarına sahip kültürle, millet egemenliğini yaşam biçimi haline getirmiş kuşaklar yetiştirmek, milli kültürü güçlendirmek, milli birliği sağlamak ve ulus egemenliğini gerçekleştirmek pek olası değildi.
Yeni Cumhuriyetin eğitim alanındaki öncelikli üç tasarımı;
* Eğitim birliği sağlamak,
* Cumhuriyeti koruyacak karakterli, insanlar yetiştirmek,
* Özgür bireyler yetiştirmekti.
Ortaya konan bu üç tasarı o günlerin yerel ve genel koşulları ile yerleşik değer ölçüleri karsısında anlaşılabilir bir amaçtır. Ancak amaçlananlar yetersiz kaldı amaçlanmayanlar ise açık uçlu gelişmeye devam etmekte olup hatta, zaman zaman da sistemin kimyasını değiştirmeye dek uzandı.
Neden böyle olmuştu? Yüce Önder, “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Savaşı asıl kazanma cephede değil, masada kazanmaktır.” demişti.
Maalesef, ezbere eğitim sonucu:
İnsanlarımızın ihtiyacı olan bilgi, beceri, tutum ve davranışları öğrenmeye olan eğiliminin donması, başkalarının kendisi için uygun gördüklerini kendisine öğretilmesini beklemesi, program geliştirmenin yetersiz oluşu sonucu: İnsanımızın muhtaç insan olarak yetişmesi, gelişimini tamamlayamayıp bilgiyi (kontrast) siyah-beyaz biçiminde algılayıp gri ve açık tonlara yer vermeyerek adeta sosyal bariyerler yaratarak zihinsel bir soykırım oluşturmuştur. Fiziğin, coğrafyanın öğretilerini ezberleyen; ancak öğrenmeyi öğrenemeyen, öğrendiklerini, yaşamda kullanma sanatını edinemeyen insanımız, sorunlarını hep birilerinin çözmesini beklemiştir.
Aslında bu konuya yoğunlaşıp eğitim-öğretimin bütün korelasyonlarını; ayrıca değişmeye, yenileşmeye dirençli değişkenlerin analizini yapmamız, ulusal bir talep ve toplu eleştiriyi kabullenmemiz, sanırım, davranışların en onurlusu olacaktır.
Bütün bu eğitim-öğretim adına sunduğumuz olumsuzlukların birçok nedeni ve çözümü var.
Ben, otantik gördüğüm bir kaçından söz etmek istiyorum.
* Öğretmen yetiştiren kurumların, siyasi tercihlerle yönlendirilmeyip, ulusal bir devlet politikası ile özerkleştirilmesi,
* Genel kültür, alan bilgisi ve formasyonu olmayan insanların öğretmen olarak atanmamaları,
* Mevcut görevde olanların ekonomik yönden yeterli saygınlığa ulaşacak ekonomik destek verilerek, hizmet içi kurslara alınıp çağın jenerasyonunu yakalamalarını sağlamak,
* Halen görevde olan öğretmenleri, belirli periyotlarda sınav yaparak, yöneticilerin okullardan yetişmelerini sağlamak.
* Fiziki altyapı yetersizlikleri ile kaynak eksiliğini gidermek,
* Okullara derslerde kullanılmak amacıyla yeteri kadar eğitim materyali sağlamak,
* Okullaşma oranını yükseltmek.
Bu ve buna benzer örnekleri çoğaltmak olası. Savaşı kaybeden bir komutan askerinin ağladığını görür ve yanına yaklaşarak şöyle seslenir. “ Sen ağlama, bu savaşı bu ülkenin öğretmenleri kaybetti onlar, ağlasın” der.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramını kutladığımız şu günlerde duygular çekingen, tutuk ve saygılı!... Yine de en olumsuz koşullarda dahi yapılacak bir şeylerin olduğunu düşünüyorum.
|